DE

ALMANYA'DA NELER OLUYOR?
Almanya 2025 – Zor Kararların Yılı

Almanya - 2025
© Photo by Martin on Unsplash

Almanya için 2025 kolay bir yıl olmadı. Siyasi belirsizliklerin arttığı, güvenlik politikalarına dair eski tabuların sorgulandığı ve Avrupa’nın en büyük ekonomisinin artık kriz yönetimini bir istisna değil, kalıcı bir durum olarak ele almak zorunda kaldığı bir yıl oldu.

23 Şubat’ta yapılan erken genel seçimler bu sürecin en görünür anıydı; ancak yaşanan dönüşümün nedeni değil, daha çok sonucu olarak okunmalı.

23 Şubat Bundestag Seçimleri: Yorgun Bir Toplumun Sandık Mesajı

Alman Federal Meclisi için yapılan erken seçimler, Almanya’nın siyasi tarihinde istisnai bir yere oturdu. Seçim, koalisyon hükümetinin dağılması ve bütçe krizinin yönetilememesi sonucunda gerçekleşti. Şansölye Olaf Scholz, yalnızca meclis çoğunluğunu değil, giderek sabırsızlaşan bir toplumla kurduğu siyasi bağı da kaybetti.

Seçim kampanyası dikkat çekici biçimde büyük gelecek vizyonlarından yoksundu. Bunun yerine “düzen”, “güvenlik” ve “yük sınırları” gibi kavramlar öne çıktı. Friedrich Merz liderliğindeki CDU/CSU, devletin yeniden işlevsel hale getirilmesi vaadiyle birinci parti olurken, AfD’nin oylarını neredeyse ikiye katlaması Almanya’daki güvensizlik ve memnuniyetsizliğin ne kadar yaygınlaştığını gösterdi.

Ancak bu tablo basit bir “sağa kayış” olarak okunamaz. Seçim sonuçları daha çok, sürekli kriz üreten bir siyaset tarzına yönelik bir tepkiyi yansıtıyordu. Ortaya çıkan parçalı meclis aritmetiği, Almanya’da yönetmenin artık eskisine kıyasla çok daha zor olduğunu açıkça gösterdi.

Ukrayna Savaşı: Süregelen Bir “Zeitenwende”

Ukrayna’daki savaş, üçüncü yılında da Almanya’nın dış ve güvenlik politikasının merkezinde yer aldı. Berlin, Kiev’e askeri, mali ve diplomatik desteğini sürdürdü; ancak 2025’te bu destek giderek daha teknik, daha hesaplı ve daha tartışmalı bir zemine oturdu.

Başlangıçtaki ahlaki netlik yerini şu sorulara bıraktı: Bu destek ne kadar sürdürülebilir? Almanya’nın NATO içindeki rolü nereye evriliyor? ABD’nin iç siyasete daha fazla odaklandığı bir dönemde Avrupa ne kadar sorumluluk alabilir? Bu sorular artık yalnızca uzman çevrelerde değil, kamuoyunda da açıkça tartışılıyor.

Gazze ve İsrail: Staatsräson’un Sınırları

Gazze savaşı, Almanya’yı dış politika ile iç siyasetin iç içe geçtiği zor bir sınavla karşı karşıya bıraktı. Hükümet, partiler üstü bir tutumla İsrail’e desteğini sürdürdü ve bunu Almanya’nın tarihsel sorumluluğu, yani “Staatsräson” kavramıyla gerekçelendirdi.

Ancak bu tutum, ülkede ciddi bir toplumsal gerilimi de beraberinde getirdi. Büyük şehirlerdeki protestolar, üniversitelerdeki tartışmalar ve medyadaki sert kutuplaşma, Almanya’nın bu konuda ortak bir dil bulmakta zorlandığını gösterdi. 2025’te dış politika, Almanya’da hiç olmadığı kadar açık biçimde iç politika haline geldi.

Almanya’nın İsrail politikasını anlamak için sıkça başvurulan “Staatsräson” kavramı, kelime anlamıyla “devletin varlık nedeni” ya da “devlet aklı” anlamına gelir. Alman siyasal geleneğinde bu kavram, bir devletin varlığını, güvenliğini ve temel çıkarlarını ilgilendiren konuların, günlük siyasi tartışmaların ve parti farklarının üzerinde tutulması gerektiğini ifade eder.

İsrail söz konusu olduğunda “Staatsräson”, Almanya için tarihsel bir sorumluluğu ifade eder. Bu yaklaşımın kökeni, Almanya’nın Nazi döneminde işlenen Holokost suçlarına dayanır. Altı milyon Yahudi’nin sistematik biçimde katledilmesi, savaş sonrası Almanya’nın siyasi kimliğini ve dış politika reflekslerini derinden şekillendirmiştir.

Kavram ilk kez açık ve sembolik biçimde 2008 yılında dönemin Şansölyesi Angela Merkel tarafından İsrail Parlamentosu Knesset’te dile getirildi. Merkel, yaptığı konuşmada “İsrail’in güvenliği Almanya’nın Staatsräson’udur” diyerek bu ilkeyi açıkça devlet doktrini seviyesine taşıdı. O tarihten itibaren Almanya’da farklı hükümetler, farklı partiler ve farklı koalisyonlar bu yaklaşımı sürdürdü.

Bu çerçevede Almanya, İsrail’in var olma ve kendini savunma hakkını tartışmaya kapalı bir ilke olarak ele alır. Askerî işbirliği, silah ihracatı, diplomatik destek ve uluslararası platformlardaki tutum bu anlayıştan beslenir. Almanya açısından bu destek yalnızca güncel bir dış politika tercihi değil, tarihten doğan ahlaki ve siyasi bir yükümlülüktür.

Ancak 2025’te Gazze savaşıyla birlikte bu kavram Almanya içinde daha yoğun biçimde tartışılmaya başlandı. İsrail’e verilen desteğin sınırları, uluslararası hukuk, sivil kayıplar ve ifade özgürlüğü gibi başlıklar, Staatsräson’un mutlak mı yoksa koşullu mu olduğu sorusunu gündeme getirdi. Böylece kavram, ilk kez yalnızca dış politikada değil, Almanya’nın iç siyasal ve toplumsal tartışmalarının da merkezine yerleşti.

Borçlar, Bütçe ve Güven Krizi

Yılın en somut siyasi sonuçları ise borç ve bütçe tartışmalarından doğdu. Anayasa Mahkemesi’nin borç freni etrafındaki kararı, devletin mali manevra alanının sanılandan çok daha dar olduğunu ortaya koydu.

Savunma, altyapı, iklim politikası ve sosyal harcamalar arasında sert tercihler yapılması gerekti. Borç meselesi teknik bir detay olmaktan çıktı; siyasi güvenilirliğin ölçütüne dönüştü. Birçok vatandaş için siyaset, artık imkânları genişletmekten çok kıtlığı yönetme sanatı gibi algılanmaya başladı.

Zorunlu Askerlik Tartışması: Eski Bir Tabunun Dönüşü

Bu bağlamda zorunlu askerlik tartışması da yeniden gündeme geldi. Savunma Bakanı Boris Pistorius’un çıkışlarıyla birlikte, Almanya’da uzun yıllardır dokunulmayan bir konu açıkça konuşulmaya başlandı: Bundeswehr yalnızca gönüllülük esasına dayanarak ayakta kalabilir mi?

Bu tartışma sadece askeri değil, toplumsal bir anlam da taşıyordu. Devlete karşı sorumluluk, yükümlülük ve fedakârlık gibi kavramlar yeniden siyaset diline girdi. Bu da Almanya’nın güvenlik anlayışında ne kadar köklü bir değişim yaşandığını gösterdi.

Toplumsal Ruh Hali: Yorgunluk ve Gerçekçilik

2025 aynı zamanda toplumsal bir yorgunluk yılıydı. Enflasyon, konut krizi, göç, iş gücü açığı ve güvenlik kaygıları üst üste bindi. Toplumun yeni fedakârlıklara – ister iklim, ister güvenlik, ister uluslararası dayanışma adına olsun – toleransı belirgin biçimde azaldı.

Bu durum siyasal dili de değiştirdi. Ahlaki vurgular geri çekilirken, düzen ve öngörülebilirlik talepleri öne çıktı. Siyaset artık değerlerden çok, iş görme kapasitesiyle ölçülüyor.

Almanya–Türkiye İlişkileri: Duygudan Çok Gerçekçilik

2025’te Almanya–Türkiye ilişkilerinde daha serinkanlı, daha pragmatik bir çizgi hâkimdi. Göç, ekonomi ve güvenlik başlıca gündem maddeleri olmaya devam etti. Açık krizler azaldı, ancak görüş ayrılıkları de ortadan kalkmadı. Her iki taraf için de esas belirleyici olan, işlevsel işbirliği oldu.

Sonuç: Sorumluluk ile Yorgunluk Arasında Bir Almanya

Almanya 2025’te zayıflamadı, ancak daha temkinli, daha gerçekçi ve daha çatışma farkındalığı yüksek bir ülkeye dönüştü. Şubat ayındaki seçimler önemliydi, fakat yılı tek başına açıklamıyor. Asıl belirleyici olan, krizlerin eşzamanlılığıydı: Avrupa’da savaş, Orta Doğu’da şiddet, bütçe kısıtları ve toplumsal gerilimler.

Türkiye’den bakanlar için Almanya hâlâ Avrupa’nın kilit aktörlerinden biri. Ancak bu rol artık özgüvenle değil, ihtiyatla ve hesapla yerine getiriliyor. 2025, Almanya için cevapların değil, soruların yeniden tanımlandığı bir yıl oldu